Eski Yargıtay Birinci Başkanı Sami Selçuk’tan, Can Atalay açıklaması: Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu olaya el koymalıdır

GÖKÇER TAHİNCİOĞLU

Eski Yargıtay Birinci Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk, Gezi davasında 18 yıl hapse mahkum edildiği dosyaya ilişkin olarak, Anayasa Mahkemesi’nin iki ayrı hak ihlali kararına rağmen tahliye edilmeyen ve Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin AYM kararlarına uymaması sonrasında TBMM Genel Kurulu’nda milletvekilliği düşürülen Avukat Can Atalay’la ilgili çarpıcı açıklamalar yaptı. Selçuk, Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin tutumu konusunda, “Burada birbirinden ayrı ve birbirini izleyen bağımsız iki suç söz konusudur. Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu olaya el koymalıdır. Bundan otuz beş yüzyıl önce mahkeme kararlarına uymayanların ölümle cezalandırılacakları yolunda bir Buyrultu yayımlayan Hitit Kralı II. Tuthaliya bu topraklarda hüküm sürmüştür. Hiç kimse, Türkiye’nin insan ve hukuk düzeyini ‘Tunç Çağı’na taşımaya kalkışmamalıdır” dedi.

Eski Yargıtay Birinci Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk, T24’e şu açıklamayı yaptı:

“Ben, ilke olarak ilk mahkemelerin önüne gelen davalarda demeç vermem. Sadece
mahkemelere “uzman görüşü” (CMUK, m. 67/6) sunarım. O kadar. Bu yüzden Can Atalay
davasında sadece bir suç ve ceza hukukçusu olarak karşımıza çıkan ve uygulanması
gereken yazılı hukuk metinlerini yazmakla ve anımsatmakla yetineceğim. Zira hukukçuya
düşen görev, her davranışı yazılı hukuk karşısında dürüstçe ve yansız olarak
değerlendirmektir.

“AYM kararlarına uyulması zorunludur”

Bu konuda Anayasa şunları buyuruyor: “Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu
esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.” “Hiçbir kimse veya organ, kaynağını
Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi (egemenlik dâhil) kullanamaz” (m. 6/2 ve 3),
“yargı(lama) yetkisi, Türk Ulusu adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır” (m. 9),
“Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer
kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır” (m. 119) dedikten sonra, 153/son
madde ve fıkrasında çocukların bile kolayca anlayabileceği bir emir kipiyle AYM kararlarının
herkesi, her kurumu, bu arada öncelikle yargılama erkinde görev yapan yargıçları da
bağladığını söylüyor, hatta söylemekle yetinmiyor, buyuruyor da.”

“TCY’deki suçları işlemeyi göze almıştır”

“Görülüyor ki, bu anayasal düzenlemeler karşısında her şeyden önce, Yargıtay Üçüncü Ceza
Dairesi, yetkisini aşarak anayasal boyuttaki yazılı hukuku, yani bütün bu anayasal ve
başvuru hakkıyla ilgili yasal buyrukları yersiz, ilgisiz ve gerekçe kavramı dışında kalan yapay
nedenlere dayanarak ve AYM’nin ihlal kararına uymayarak çiğnemiştir. Bu, bir.”

Bundan başka Özel Daire, bununla da kalmamış, TCY’nin öngördüğü suçları işlemeyi bile
göze almıştır: Bunlardan birincisi, “cezalandırılabilme koşulu” olan “kişilerin mağdur
olmaları”yla birlikte bütün öğeleri oluşan “yetkiyi kötüye kullanma suçu” (TCY, m. 257/1);
ikincisi de, kesintisiz (mütemadi) suç olan “kamu görevinin sağladığı yetkiyi kötüye
kullanarak kişiyi özgürlükten yoksun kılma suçu”dur (TCY, m. 109/1, 3d). Bu da iki.”
“Hemen belirtilmelidir ki, bu suçlar arasında “düşünsel birleşme”nin (fikrî içtima, TCY, m. 44)
koşulları yoktur.

Çünkü birinci suç, davranışın, yani AYM’nin kararına direnme işleminin
yapıldığı anda oluşup bitmiştir. İkinci suç ise, o anda başlayıp zaman içinde kesintisiz
(mütemadi) bir eylem ve suç olarak sürüp gitmiştir. Dolayısıyla eylemler örtüşmemektedir. Bu
yüzden suçlar arasında düşünsel birleşme (fikrî içima) yoktur. Nitekim yasa yapıcı da,
dolandırıcılık ile belgede sahtecilik suçları birlikte işlendiği zaman birleşmenin (içtima) nasıl
olacağına ilişkin ayrıklı bir düzenleme (TCY, m. 212) yaptığı halde, olayımda durum berrak
olduğundan, inceleme konusu suçlarla ilgili böyle bir düzenleme yapmaya gerek görmemiştir.
Çünkü burada birbirinden ayrı ve birbirini izleyen bağımsız iki suç söz konusudur.

“Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu olaya el koymalıdır”

Bütün bu nedenlerle Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun olaya el koyması gerekir.”
“Yeri gelmişken belirteyim ki, “yetkiyi kötüye kullanma suçu,” Türk hukukuna Eski Fransız
Ceza Yasası’ndan (Yeni Fransız Ceza Yasası, m. 434) girmiştir. Suçun bu ülkedeki adı ise,
eski ve yeni yasada “yetkiyi kötüye kullanma”dır (abus d’autorité, abuso di autorità). Bu
yüzden ülkemizde eski ve yeni ceza yasalarında bu suçun “görevi kötüye kullanma” olarak
adlandırılması hem hukuk açısından yanlıştır, hem de Türkçemiz açısından. Çünkü burada
kullanılan görev değil, yazılı hukukun kamu görevlisine tanıdığı “yetki”dir (autorité, autorità)

Ayrıca görev kullanılmaz. Ya yerine getirilir ya da getirilmez. Yerine getirilmezse, görev
savsanmış, Osmanlı Türkçesiyle ihmal edilmiş olur (TCY, m. 257/2).”

“Umarım, bu kaba hukuk terimi ve dil yanlışını düzeltmek için yasalarda ve uygulamada
gerekli adımlar atılır.”

“Son olarak şunu da eklemek isterim. Bundan otuz beş yüzyıl önce mahkeme kararlarına
uymayanların ölümle cezalandırılacakları yolunda bir Buyrultu yayımlayan Hitit Kralı II. Tuthaliya bu topraklarda hüküm sürmüştür. Hiç kimse, Türkiye’nin insan ve hukuk düzeyini Tunç Çağı’na taşımaya kalkışmamalıdır.”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir